Dünya, 2026 yılının başında bir kez daha küresel bir fay hattının kırılmasına tanıklık ediyor. Bir yanda Venezuela’da yaşanan "başkan kaçırma" operasyonunun şoku, diğer yanda bu dalganın hemen ardından İran sokaklarında başlayan ve kısa sürede rejimi sarsan o karanlık ayaklanma... Tesadüf mü? Siyasetin kitabında tesadüf yoktur; planlanmış kaos vardır.
Orta Doğu’da "Bahar" Değil, Yangın Var
İran’daki olaylar, sadece bir halkın ekonomik talebi olarak okunamaz. İsrail’in bölgedeki "güvenlik kuşağı" oluşturma çabaları ve ABD’nin Latin Amerika’dan Orta Doğu’ya uzanan müdahale iştahı, bu ayaklanmanın asıl yakıtıdır. Güçler, ülkeleri içeriden çökertmek için önce halkı sokağa döküyor, ardından o sokağı bir iç savaş laboratuvarına dönüştürüyor. Orta Doğu, bir kez daha "böl ve yönet" senaryosunun kanlı sahnesi haline getirilmek isteniyor.
Türkiye: Kuşatılan Coğrafyanın Sarsılmaz Kalesi
İran alevler içindeyken, Irak ve Suriye’deki belirsizlik sürerken Türkiye’nin konumu artık sadece bir "coğrafi avantaj" değil, bir **"hayatta kalma rehberi"**dir. Türkiye; savunma sanayiindeki devrimi, oyun kurucu dış politikası ve en önemlisi "Güçlü Devlet, Dik Duruş" ilkesiyle bu kuşatmayı yaran tek aktördür.
Ankara, bugün sadece kendi sınırlarını korumuyor; aynı zamanda bölgedeki emperyalist iştahın önüne set çekiyor. İsrail’in bölgeyi istikrarsızlaştırma stratejilerine karşı en net duruşu sergileyen, Venezuela’daki hukuksuzluğa ses yükselten ve İran’daki kaosun bölgeye yayılmasını engelleyebilecek tek güç yine Türkiye’dir.
Sonuç: Sahne Aynı, Devlet Başka
Güçlerin ülkelere yaptıkları bellidir: Hafızayı silmek, ekonomiyi çökertmek ve devleti itibarsızlaştırmak. Ancak unuttukları bir şey var; Türkiye, binlerce yıllık devlet aklıyla bu satrancın en güçlü şahıdır. Biz, başkalarının yazdığı senaryoda figüran olmayı reddeden, kendi hikayesini kanıyla ve aklıyla yazan bir milletiz.
Bugün İran’da yaşananlar bir uyarıdır; Türkiye’nin dik duruşu ise bu coğrafyanın yegane teminatıdır.


