Bu ülkede bazı sorular vardır.
Cevabı zor olduğu için değil.
Sorulduğunda birilerini rahatsız ettiği için sorulmaz.
Kim imza attı?
Kim denetledi?
Kim görmezden geldi?
Kim sustu?
Bu soruların hiçbiri yasadışı değildir.
Ama soran, bir süre sonra “fazla meraklı” ilan edilir.
Türkiye’de sorun çoğu zaman yanlış kararlar değildir.
Asıl sorun, yanlış kararların sorgulanmamasıdır.
Bir evrak imzalanır, dosya kapanır.
Bir ihale yapılır, sonuç açıklanır.
Bir uygulama başlar, bedeli vatandaşa çıkar.
Sonra herkes aynı cümleyi kurar:
“Usulüne uygun.”
Ama kimse şunu sormaz:
Usul doğru mu?
Bugün kamu yönetiminde en büyük konfor alanı,
sorumluluğun dağılmasıdır.
Herkes bir parça yapar,
kimse bütüne sahip çıkmaz.
İmza var, sahiplik yok.
Yetki var, hesap yok.
Denetim var, sonuç yok.
Bu yazı bir kişiyi, bir kurumu ya da bir makamı hedef almıyor.
Bu yazı bir alışkanlığı hedef alıyor:
Sormamayı alışkanlık haline getirmiş bir düzeni.
Gazetecilik bazen bilgi vermek değildir.
Bazen sadece soru sormaktır.
Ve bu ülkede asıl eksik olan şey budur.
Çünkü soru sorulmadığında;
-
Yanlış normalleşir
-
Hata tekrarlanır
-
Bedel hep aynı kişiye çıkar: vatandaşa
Bu köşede bundan sonra isimden çok imza konuşulacak.
Söylentiden çok sorumluluk.
Duygudan çok kayıt.
Kim cevap verirse, o konuşur.
Kim susarsa, sorular büyür.
Ve şunu en baştan not düşelim:
Bu yazılar konfor bozabilir.
Ama zaten mesele de tam olarak budur.
Sorduklarıma Cevap verilmezse, sorular büyür.


